Yalan Gerçeğin Ta Kendisidir

Yerini maviye bırakmaya hazır sema… Boğazda uykulu deniz… Beyaz yalıların başında uçuşan martıların çığlıklarıyla yapış yapış sıcak bir ağustos günü daha… Cam kenarındayım. Kırk beş yıllık yaşantım da önümü, arkamı saran masal diyarını izliyorum. Elimde sadece masalsı yaşantıma ket vuran bir kağıt parçası. Tebligat! Sinek uçsa sesi duyulacak bu ihtişamlı salonda tek başıma saatlerdir bekliyorum. Allahtan kızla, oğlan evde değiller. Biliyorum. Kılık kıyafette hâlâ çok şıkım. Neşe de ise eski halimden eser yok sadece sakinim.

Kulağım kapıda. Fincanda sade türk kahvesi. Düşünüyorum! Yok yok düşünmeye çalışıyorum. Fark etmedim vakit geçmiş. Kapının çalmasıyla irkiliyorum. Aralanan kapıyla yabancı ayaklar evimin içinde adımlıyor. Huzursuzum. Yalanlar ruhumda, gerçekler evimin içinde dolaşıyor yine. Nihayet karşı karşıyayız. Evet! Başlıyoruz.

Sorgulayıcı bakışlara sahip, otuz beş yaşlarındaki bu adam, kafama vururcasına bana kendini tanıtıyor;

_ Merhaba! Ben Ali, İcra memuru Ali.

_ Merhaba! İnci ben.

_ Neden burada olduğumuzu biliyorsunuz değil mi?

_ Biliyorum.

Hâlâ sakinim. Şimdilik her şey yerli yerinde. Adam sanki Komiser Columbo. Meraklı gözlerle etrafı süzüyor. Ruhum daralıyor. Prosedür gereği birkaç soru daha…kısa ve net cevaplar… elindeki evraklara notlar alıyor. Uzun bir sessizlik sonrası sıra evdeki değerli tablo ve antika eşyaların tespitine geliyor. Konuşmadan elimle yol gösteriyorum. Salonda adım adım yürüyen Memur Ali’nin cep telefonu çalıyor. “Peh,” diye bağırsam aklı çıkacak. Kırılgan tavrıyla yüzüme bakıyor. Uzaklaşıyorum. Cam kenarındayım yine. Belli yaramaz bir kız çocuğuyla konuşuyor. Telefonu kapatırken “Tamam! Öpücük, öpücük,” dediğini duyuyorum. Aklıma yorumcuların hemfikir oldukları, sonsuz aşkın simgesi, ünlü ressam Gustav Klimt’in “Öpücük,” adını verdiği tablo geliyor. Evliliğimizin ilk yılları Eşim Ahmet’le, tablo üzerine bayağı sohbet etmiştik. Çok etkilenmişti yorumlardan. O günden sonra o da bana hep “Öpücük,” diye seslendi. Yirmi beş yıllık evliliğimizde beni bir kere kırmadı. Ben ve çocuklarımız onun yanında hep değerliydik. Mutluyduk. Hem de çok mutlu. Eş, dost, akraba herkes bize imrenirdi. Tek sıkıntımız çok çalışmasıydı. Haftada iki bazen üç gün evde olmazdı. Ya şehir dışında ya da yurt dışında ama ilk fırsatta yanımızda alırdı soluğu. Aramadan durmazdı. Sevgisiyle uzaklar yakın olurdu bize. Ona kapıyı açar açmaz “Öpücük! Sen benim ruh-u revânımsın,” derdi. Biz hep çok sevdik birbirimizi. Nefesim daralıyor yine. On beş gün evvel yıllarca benim mihenk taşı sandığım bu evinde bir başka kadına ait olduğunu öğrendim. Anlaması, anlatması hele de inanması çok güç. Tam bir muamma. Hoş yaşananlar arasında bu ne ki. Sadece bu ev mi? Hayır. Acı çok taze. Bu ev, sevgili eşim Ahmet, dostlarım vesaire her şey o kadının aynı zamanda. Üstelik herkes biliyor onları. Bir tek ben ve iki genç çocuğum hariç. Yılların uyuyan güzeli ben bilmiyorum. Kaç kez “O kadın kim İnci? Hadi söyle! Utanma,” dedim kendi kendime. Sanki utanması gereken benmişim gibi belki günlerce belki aylarca. Kendime dahi itiraf edemedim. Anladım ki insan bedenle bir kere geliyor dünyaya ama ruhu binlerce kez ölüp diriliyor. Sonunda itiraf ettim. Hem de acının üzerine basa basa. Doğrularla duygular kavgaya tutuşalı çok zaman oldu. Ateşten geçiyor insan. Yalan sandığın gerçeğin kendisiymiş aslında. “Tanıştırayım,” dedim kendime. “O kadın senin gibi kocanın yirmi dört senelik kadını. Kocanın diğer iki genç çocuğunun annesi.” Üstelik onlar her şeyi biliyor. Ama biz…. en temizinden lanet olsun hepinize!…

Ben artık kimseye güvenemiyorum. Etrafımda dost bildiklerim size soruyorum. Hayır! Hayır! Sormuyorum. Pardon siz dost değildiniz. Tek birinizin cevabıyla bile ilgilenmiyorum. Sorum sadece ona. Muhatabına. O da neden? bu kadar kısa. Geçtiğimiz Mart ayıydı. Aldığım haberle kendimi kaybettim. Bir köşeye oturttular bizi. Ben ağlarken karşımdaki ağlayan kadına ve iki çocuğa gözüm takıldı. Çok üzgündüler onlarda. Bizi teselli edenler onları da teselli ediyordu. Bir Tuhaflık vardı. Yanımdakilere gayri ihtiyari “Kim onlar?” diye sordum. Hatırlamıyorum kimdi “Ahmet Bey’in diğer eşi ve çocukları ya” dedi bildiğimi zannederek. Sorduğum soruyu kaç kez daha tekrar ettiğimi hatırlamıyorum bile. Yalnız aldığım cevap hiç değişmedi. “Ahmet Bey’in diğer eşi ve çocukları,” kulağımda yankılanmaya bıraktı kendini. İşte hayatımın asıl gerçeğini bu şekilde öğrendim. Çil yavrusu gibi dağıttım herkesi. Sorumun cevabı onlarda değildi. Dedim ya muhatabında ama o soru ben yaşadığım sürece yanıtsız kaldı. Kendisi, sevgili eşim Ahmet artık toprak olmuştu… ondan bana geriye kalan sadece bir yalanın gerçeğin ta kendisi olmasıydı.