Mayıs
“Kurulu düzenimi bozmak istemiyorum anlıyor musun?” diyordu Cebir, babasına. “Kurulu düzenimi bozmak is-te-mi-yo-rum.” Oysa ihtiyar adam, bu sözleri duyana kadar çerçevesinin mavi boyaları yer yer kalkmış pencereden bakarken keyif alıyor gibiydi. Arkasını Toroslara dayamış, karşısında gözünün alabildiğince İskenderun körfezini seyrediyordu. Yaşlı kadın “Bu torun adına çekmiş, aynı sen,” dedi. Odanın karanlık köşesinde yanan küçük lambanın altında, inatla kasnakta kanaviçe işliyordu. Adam kadının dediklerini duymazdan geldi.
_ Şu hale bak! Ahir ömrümde böylesini görmedim bu ayda.
_ Çok karardı hava değil mi,? dedi kadın.
_ Evet. Gece gibi. Sanki körfezin yüz metre ötesinde yerle gök birleşiyor. Gelsene. şuraya bak. Nasıl savruluyor tekneler!
_ Vallahi bey, şimdi bırakamam elimdekini!
_ Bir çay demlesen de içimiz ısınsa!
_ Sen de hep seversin böyle fırtınaları!
_ Severim. Sıcak bir evde oturup pencereden izlemek keyif veriyor insana.
_ Kapı mı çaldı?
_ Bilmem. Bir bak. Cebir’dir gelen.
Kadın kapıya bakarken, adam bacağını sürükleyerek çekmecedeki yadigâr kutusunu alıp tekrar oturdu yerine. Gözleri kutuya takılı kaldı. “Gel Hasan’ımın incisi Cebir, gel! Otur karşıma. Dur önce ben anlatayım sana. Ama sakın sözlerimi kesme. Sonra kararını kendin verirsin emi evlat,” diye devam etti sözlerine. “Bende senin gibiydim gençken. Tesadüfe bak ki bende babama aynı sözleri sarf ettim yıllar önce. “Kurulu düzenimi bozmak istemiyorum,” diye. Fakat babam kati bir şekilde son kararını verince itiraz bile edemedim. Biz de sizin gibi üç kardeştik. Biliyor musun? Babam bize üç cemre parçası derdi. Ah, ah! Hasan abim. Hava gibi hoyrattı ama görünmez kalkandı üzerimizde. Bana su gibisin derdi rahmetli babam. İçin dışın bir, lakin zorsun derdi. Sağ koluydum babamın. Hele kardeşim Selim kusursuzdu. O da toprak gibi ne ekersen sana onu verirdi. Ah cancağızım, ah! Biz birbirimize bağlı üç cemre parçasıydık. Anlayacağın ben ne havasız kalabilirdim ne de topraksız. Ne de onlar susuz kalırdı Sanki Hasan abim bana, ben de Selim’e can verirdim. Neden anlatıyorsun bunları deme dinle.
1913 senesi Hıdırellez dönemiydi. Hasan ve Selim’in tek hayali ressam ve heykeltraş olmaktı. Babam onları sürekli İskenderun sahilinde kumlara resim çizerken ya da kumdan heykeller yapmaya çalışırken bulurdu. Bakma sen o yıllarda bile aldığımız eğitimden dolayı Fransızcayı ve Arapçayı ana dilimiz gibi konuşurduk biz. Babam dayanamadı. Yüksek eğitimlerini alsınlar diye Amerika’ya yolladı onları. Gel gelelim, o sıralar Avrupa cadı kazanı gibi kaynıyordu. Bir, bir buçuk sene sonra Osmanlı seferberlik ilan etti. Bizimkiler yabancı basının ceridelerinde seferberlik ilanını görünce istikballerini yarıda kesip döndüler yurda. O günü hiç unutmam. Kupa araba kapı yanaşır yanaşmaz babam bir “ “Eyvah ” çekti. Yer yerinden oynadı. Biz bilmez miyiz birbirimizi. Çoktan anlamıştım niyetlerini. Babam bir de duyunca gönüllü asker olma niyetlerini kıyamet koptu evde. Akıllarınca beraber gittikleri gibi Amerika’ya yine beraber gitmek istiyorlardı askere. Ben, ne onların gitmesini istedim ne de kendimin. Fakat babam, benim ve Selim’in itirazlarını dinlemedi. Kılı kırk yardı ama öyle bir karar verdi ki dünyamız tersine döndü. Ne oldu evlat biliyor musun ben kurulu düzenimi bozmak istemiyorum dedimse de kendimi bir cihan harbinin ortasında buldum. Hasan abim ve ben gittik askere. Babam kıyamadı Selim’e. Çok acı var evlat çok. Hiçbiri geçmedi ama sinede saklı kaldı. Ben Mayıs aylarını sevmiyorum evlat. Otuz yaşlarındaydım o zaman. 1915 senesi 18 Mayıs’ ı, 19 Mayıs’a bağlayan geceydi. Şimdi tarihin tozlu sayfalarının, tozlu satırlarına acı olay olarak geçti. Sonuç ne? Gece yarısı saat 3.30’ da Anzaklara düzenlenen süngü taarruzunda 10.000 asker şehit verdik. Anzaklarda ise bu sayı 147 idi. Ben yaralandım. Canım nasıl kurtuldu, biliyor musun? Bir şehidin bedeni üzerimde siper kaldı… İkimizde aynı alaydaydık. Abimden haber alamıyordum. Beş gün sonunda cesetler kokmaya başladı. 24 Mayıs günü mecburen ateşkes ilân edildi. Bu ayak o günden beri sürükleniyor işte. Cesetler arasında zor buldum abimi. Kendi elimle verdim toprağa görünmez kalkanımı. Ciğerimin yarısı işte o gün söndü. Artık nefes alacağım hava yoktu. Çok acı çok! Yaşamadın, bilemezsin. Allah yaşatmasın evlat. Acı haber tez ulaşır yerine derler ya doğru. Bizimkiler bedenlerini buraya ama ruhlarını bilmedikleri ölüm diyarlarına saldılar. Bak işte bu yadigâr kutusunda babamın dertlerini sıralayarak çektiği kehribar tesbihi var. Bu da zaman çabuk akıp gitsin diye umudunu bağladığı köstekli saati.. Hele anamın ise Hızır Türbesine giderken hüznünü saklayıp, yakasına taktığı sarı karanfil goncası. Kurudu tabii. İşte! Onunda umut bağladığı ama oğlunun kanına bulanmış yeşil çaput parçası da burda. Canımın canı Selim. Acı haberin üzerinden aylar geçse de ne anamı toparlayabilmiş, ne de ağa babamı. Nerden bileyim? Bilsem yazar mıydım o mektubu? Aylar sonra gelen mektup okundukça ağıtlar yükselmiş evde. Selim’im dayanamamış ağıtlara. Halbuki anam giderken dualarla vermişti bize yeşil çaput parçasını. Fakat Hasan abim inanmazdı öyle şeylere. Kendi yeşil çaputunu, ayırılırken bizi özledikçe baksın diyerek Selim’in cebine sıkıştırmış. Haber geldikten sonra gün be gün buhrana girmiş Selim. Meğer mektubun geldiği gün, evde feryatlar yükseldikçe Hasan abimin küheylanı da durmamış. Sanki o da ağlıyormuş. Ne kahya zapt edebilmiş, ne de Selim güç yetirebilmiş. Canımın canı ikimizden de ümidi kesince, belinden çıkartmış silahı önce atı vurmuş sonra kendini. Şimdi kan lekeli yeşil çaput kaldı ardında. Nasıl bir buhrandaydın? Ah, ah! Çok acı evlat çok acı!… Ben, Selim’in öldüğünü ne zaman öğrendim biliyor musun? Tâ cepheden dönünce…Anlıyor musun evlat? Mayıs ayı bize iyi gelmiyor. O sırada kulağı radyodaki habere takılınca bir müddet sustu adam. Radyoda üç gün önce yani 27 Mayıs 1960 ’ta yapılan, Albay Alparslan Türkeş’ in açıkladığı, “ Türk Silahlı Kuvvetleri memleketin idaresini ele almıştır,” diye devam eden ihtilal bildirgesi yineleniyordu. Duydun mu,? diyerek devam etti adam sözlerine. Evlat “ Kurulu düzenimi bozmak istemiyorum,” derken iyi düşün. İyi karar ver. Ben bu lafı söyledim lakin kendimi bir cihan harbinde buldum. Ben baş eğmeseydim babama, belki bu gün Selim yaşıyor olacaktı. Şimdi de eğer sen baş eğmesen babana, bize sadece kalan ahir ömrümüzde birde torun acısı yaşatacaksın. Gidersin yine İstanbul’a. Kaçmıyor ya istanbul. Kal birkaç ay daha. Ortalık bir durulsun. Gel yadigâr kutuya birde senden hatıra eklemeyelim evlat. Bak ne güzel söylemiş Mehmet Akif Ersoy. “Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar. Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?,” diye. Bu da kulağına küpe olsun diyerek sustu adam.
Kadın demlediği çayı getirken gözü yadigâr kutuya takıldı. Adam “ Kimmiş gelen,?” diye sorunca
“Kimse yok kapıda. Bize öyle gelmiş,” diyerek oturdu hüzünle yaşlı adamın karşısına…