Kemiklerimden Düğme Yapmak İstiyorlar
Bağıra bağıra şarkımı söylerken birden kilitli demir kapının sürgüsü açıldı. “Kes lan sesini!” diye bağırdı hıyar ağası. Tadım kaçtı. Onunla beraber birçok göz, duvarları gri olan odanın içerisine daldı. Sürgü tekrar kapandı. Onlara inat, bir elimle demir karyoladan tutundum, bir elimle beyaz çarşaf serili yatağı sıktım. Gözlerimi sımsıkı kapattım. Soğuk koridor önümdeymiş gibi avazım çıktığı kadar şarkımı bağırarak söylemeye devam ettim. Uslanmadığım için geçen sefer ceza verdiler. Koyun kırkar gibi omuzuma gelen saçlarımı kestiler. Ama vazgeçmedim, vazgeçmeyeceğim.
Geri döndüler. Kapının önünden sesleri geliyor. Sürgüyü açıp bana bakıyorlar. Şarkı söylemeye devam ediyorum. Kilitli kapının anahtarı, hırsla yuvasında dönerken beynimde şimşekler çaktırıyor. Başımı sağa, sola sallıyorum. Üç kişiler. Biri zorla sağ kolumdan, diğeri sol kolumdan tutuyor, öteki yanaklarımın iki yanından baskı uyguluyor. Dişlerimi sıkıyorum ama ne fayda sırf pislik olsun diye elini ağzımın içine sokuyor. Öğürmeye başlayınca bu kez de “Susamışsındır,” diyerek elindeki suyu, beni boğmak istercesine ağzıma boca ediyor. Suyun yarısı üstüme döküldü. Kimse inanmıyor fakat beni öldürmek istiyorlar. Giderken tehditkârca “Uslu dur,” dediler. Kapı yine üzerime kapandı. Cezam bitmemişti. Bu sefer koridorun cılız ışıkları hariç tüm ışıkları kapattılar. Karanlıkta şarkı eşliğinde hızla volta atmaya başladım. Anca duvara çarptıkça yönümü değiştiriyordum. Tanıyorum sesini, tüm sesleri tanıdığım gibi bıyıklı olan bana “Seni kazanan babanın şarap çanağına sıçayım,” diye küfrediyor. Çok kaba biri. Ölmüş adamın arkasından küfredilir mi? Halbuki diğer tanıdığım sesler bunun kadar kaba değiller.
“Babanın,” diye küfredince aklıma geldi kondu işte. Yedi yaşındaydım. Bazı geceler altıma kaçırırdım. Sabah olduğunda üstüm, başım, yatak ıslanmış utancımdan kalkamazdım yataktan. O da ısrarla kalkmamı isterdi. Bir gün uyku haliyle yataktan kalkmışım. Sırtım kapıya dönük. Kendimi tuvalette sanıp pipimi yatağa doğru çevirip bir güzel salmışım gitmiş. Babam da sen gör bunu, sanmış ki bilerek yatağa işiyorum. Sıkıca ensemden tutup beni sarsarken gözlerimi açtım. “Lan! utanmıyor musun yatağa doğru işemeye?” der demez; başımı işediğim yatağa eğdi. Yüzümü sidikli çarşafa defalarca sürttü. “Kokla lan,” dedi, “Kokla! Bakalım bir daha işeyecek misin.?” Çok korkmuştum. Ağlama sesimi duyan annem, tam zamanında yetişmişti imdadıma. O korkuyu üzerimden atana kadar çok gece uyumadım. İki yıl geçti. Babam öldü. Ben arkamdaki gücün kaybolduğunu, on dokuz yaşımda mahallede benden büyüklerden dayak yiyince fark ettim. Sonra hep aklımda, fikrimde yaşadı. Sesi hep beynimin en derinlerinden geliyordu. Kendi vücudumu, beynimin içinde yaşayan biri ile paylaşıyordum. En çok da geceleri böyle volta atarken duyarım sesini. Ben volta atarken, babam köşede durmuş “Dur artık! Başım dönüyor sen yürüdükçe,” der demez korkudan bir adım daha atamıyorum. Birden bacaklarımın arasından ayaklarıma kadar yayılan bir sıcaklık hissediyorum. Ayaklarım yalın ayak. Karanlıkta sanki görecekmişim gibi başımı önüme eğiyorum. Babamdan ürküyorum. “Koca adam oldun hâlâ altına işiyorsun,” diyor. Utanıyorum. Eğer kapıda beni izleyenler bu halimi görür iseler babam gibi yüzümü işediğim yere tutarlar mı? Yatağa işemediğim aklıma geliyor. Daha doğrusu onu da babam aklıma getiriyor. Çocukluğumda olduğu gibi üstümdeki pijamamı komple çıkarıyorum. Bu arada korkudan başım dönmeye başlıyor. Anadan üryan halde kendimi zar zor yatağa atıyorum. Başım yastığı zor buluyor. Göz kapaklarım her zamankinden daha ağır kaldıramıyorum. Dilim dolanıyor hatta ağzım açık kalıyor. Salyam ağzımın kenarından yavaş yavaş yastığa doğru yol alırken babam içimde uykuya dalıyor. Annem eski gibi başucumda oturmuş beni avutmak için saçlarımı okşuyor.
Babamdan sonra kendimize küçücük ama mutlu bir hayat kurmuştuk. Evimizin yakınında bir park vardı. Bahar aylarında orası yazdan bile güzel olurdu. Yeni açan çiçekler daha bir coşkuyla beni parka çekti. O gün yeni arkadaşlar edindim. Burak, Atakan ve Gamze. Hepimiz her gün parkta buluşup vakit geçirmeye başladık. Sonra bir gün arkadaşlarımdan önce gittiğimde onu parkta gördüm. O kadar güzeldi ki ona bakmaktan kendimi alamıyordum. Beni görsün, fark etsin istedim. Etrafında dolanıyordum. Umutsuzluğa kapılmaya başlamıştım göz göze geldik. Bir cesaret “Oturabilir miyim?” dedim. Gülümsedi ve “Tabii,” dedi, dünyalar benim oldu. Gözlerinin yeşili keşfedilmemiş bir ormanın mahremiyeti gibi huzur doluydu. Yine bir cesaret “Ertan ben,” dedim. Yüzüme baktı. “Güneş bende,” dedi. Sohbet, muhabbet derken telefon numaralarımızı birbirimize verdik. Akşam evde olan biten her şeyi anneme anlatım. Annem de benim gibi mutluluktan havalara uçuyordu. “Gözlerinin içi bile gülüyor,” derken utanmıştım ama mutluluğuma gölge düşüremedi utancım. Zamanla Güneş’le daha çok görüşür olduk. Bu sefer de arkadaşlarım alınmaya başladılar. Kendimi onlara affettirmek için hepsini eve yemeğe davet ettim. Sağ olsun annem nefis yemekler yapmıştı. Mükemmel bir sofra hazırladık beraber. Kapı çalar çalmaz annemin “Oğlum dur,” demesini dinlemeden kapıyı açtım. Arkadaşlarımı ilk önce salona aldım. Sonra onları sofraya davet ederken annemin bakışları her zamankinden daha çok üzerimdeydi. Gözleri dolu dolu oldu. Hatta sağ gözünden yaş akarken, ben yakaladım onu bir öpücük kondurdum yanağına. Herkese yemek servisini yaptıktan sonra annem çorbadan iki kaşık aldı almadı müsaade isteyip ayrıldı yanımızdan. Odasına çekildi. Aklım onda kalmıştı. Arkadaşlar sohbete daldığında hemen yanına gittim kapıdan “Neden odana çekildin?” diye kısık sesle sordum. Gözleri ağlamaktan kızarmıştı. Tuhaf bir bakış vardı gözlerinde “Canımın içi migrenim tuttu, siz keyfinize bakın,” dedi. Ben arkadaşlarımın yanına döndüm. Annemin migreni hariç o gece her şey harikaydı.
Her gece olduğu gibi elinde mendil ağzımdan akan salyayı silmeye çalışıyor. Alnıma bir öpücük konduruyor. Rahatlıyorum. “Ne çok misafirimiz olurdu dimi,” diyor içimi okurcasına. Onaylamak için başımı sallıyorum ya da salladığımı zannediyorum. Yarı açık gözümün al karanlığında annemin kanayan gözyaşlarını görüyorum. “Güneş, nasıl bir kız anlatsana biraz diyor.” Anlatmaya çalışıyorum. Annem beni anlıyor. Doğru ya o da babam gibi bazen beynimin içinde yaşıyor. Düşüncelerimi okuyor. Yani anneler hisseder ya öyle işte.
Bir gün erken döndüm eve. Annem arkadaşıyla mutfakta ağlayarak dertleşiyordu. Duydum çoğu konuşmalarını. “Benim oğlum hayal dünyasında yaşıyor,” diyordu arkadaşına. Güldüm. Galiba evham yapmış dedim içimden. Sonra arkadaşlarımın yemeğe geldiği günü anlatmaya başladı arkadaşlarına. Güya ben sofrada tek başınaymışım. Arkadaşım falan yokmuş yanımda. Daha neler neler anlattı. Ben bütün konuşmaların hepsini duydum. Asıl annem, babamdan sonra bayağı bir hayal dünyasına kaptırmış da ben fark etmemişim diye düşündüm. Mutfaktan çıkarlarken göz göze geldik. Anladı tabii her şeyi duyduğumu. Bana ağlayarak sıkı sıkı sarıldı. Salona geçtik. Olan biten her şeyi tek tek anlattı. Korktum. İnanması güç. Annemden korktum. Kendimden korktum. Herkesten korktum. “Ya anlattıkları doğruysa?” demekten kendimi alamıyordum. Arkadaşlar hayal ise o zaman Güneş’te bir hayal olabilir miydi? İşte bu ihtimal bile beni delirmeye yetebilir. Bu düşünceden sebep hiçbir şey umurunda değil artık. Her şey, alemin kendisi dahi hayal olabilir ama Güneş hayal olamazdı. Bir hafta boyunca doğruluğunun ispatı için annemin verdiği tüm ilaçları aldım. Ardından öğle vakti parka gittim. Arkadaşlarım ordaydılar. Yahut da yoklar aslında. Belki de hiç oradan ayrılmadılar. Ben onlarla konuşurken parktaki diğer insanların alay ederek güldüğünü gördüm. Gülen insanların gözlerinin içine bakarak “Siz var ya siz, gerçek değilsiniz,” diye üzerlerine doğru yürüyerek bağırdım. Benden korkup kaçtılar. Ben parktan ayrılmadım. Hemen Güneş’i aradım. “Buluşalım,” dedim. Sağ olsun beni kırmadı. Geldi. Başımdan geçenleri bir bir anlattım kendisine. Anlatırken de yine parkta kalan diğer insanları süzüyordum gözlerimle. Eğer bana gülüyorlarsa “Güneş,” diye birinin olmadığını anlayacaktım. Çevredekiler, bana yine alaycı bakıyorlardı ama bu sefer gülmediler. Kendime tekrar güvenim geldi. Güneş bir hayal değil gerçekti. Annemi aradım. “Biz geliyoruz,” derken annemin telefondaki sesi buz kesti fakat geri dönüş yoktu. Güneş’te epey heyecanlıydı. Tam kapının önüne geldik. Destek olmak için kulağına eğilip “Seni seviyorum,” dedim. Zili çaldım. Annem kapıyı açtı. Önden girip ayakkabılarımı çıkardım. Anneme bakıp gözlerimle Güneş’i işaret ederken kalbim duracaktı. Annemin büyüyen gözlerinden akan yaşı görünce ben olduğum yere yığıldım kaldım. Annem şimdi başucumda durduğu gibi yine o gün de başucumda durup alnımı kanayan gözyaşlarıyla öptü. Başını kapıya doğru çevirdi. Benim için o an bir dua kadar kutsaldı. “Hoş geldin güzel kızım, hoş geldin” dedi.
Meğer benim yaşayan düşüncelerim, kimilerinin ölü düşünceleriydi. Sabah olmuştu çoktan. Hatırlayınca anadan üryan fırladım yataktan. Benim vücudumda benim beynimin içindeki boşluk başladı bana kaba davranmaya. Emirler verdi yapmam için. Onun emriyle kollarımı duvarlara sürtmeye başladım. Kapıya var gücümle vurdum. Yapmazsam üzerime geliyordu. Kıstırıp beni bir köşede etlerimi sıkıyordu. Her dediğini yaptım. Yatağa tekrar oturdum. Al renge bulanmış kollarımı başıma doladım. Ayak seslerini duyuyorum geliyorlar. Bu sefer ceza falan vermeyecekler. Biliyorum. Beni gizlice öldürüp kemiklerimden düğme yapmak istiyorlar. Burası benim evim değil bir an evvel evime gitmeliyim. Annem gelip beni buradan alana kadar dayanmalıyım yaptıkları işkencelere. Hem korkudan hem de anneme sesimi duyurmak için avazım çıktığı kadar şarkı söylüyorum yine. Eğer sesim kesilirse, annem hemen yanıma koşup gelsin diye…