Her Zaman Gül
“Ben bu seneki kışı sevmedim,” dedi arkasındaki genç kadının onu izlediğini fark ederek. Ara ara yağan karla göl kenarındaki derme çatma ahşap iskelenin üzerinde tek başına oturuyordu. Arkasına bakmadan sağ eliyle iskeleye iki kere hafifçe, “Gel kızım, gel,” diyerek vurdu. Nilüfer ağır adımlarıyla karları katur kutur eze eze yanına ilişti. Tıpkı onun gibi iskeleden ayaklarını sarkıttı. Bildiği ya da bilmediği anlatılacak şeyler vardı belli. Nilüfer hissediyordu. Dilsizlik içinde gizlenen merakı sağa sola koşturan gözlerinden belli oluyordu. Yılların herkes gibi eskitemediği Ali Amcası sanki kendi kendiyle konuşuyormuş gibiydi. Kafasındakileri toparlamak istemiyordu. Biraz dertleşmek biraz da Nilüfer’in merakını gidermek istercesine başladı çatallaşmış sesiyle gelişi güzel anlatmaya.
“Biliyor musun? Buraya ilk defa tek geliyorum. İlk defa tek oturuyorum. İnanamıyorum. Aslında yazları burası çok daha güzeldir. Gölden yansıyan güneş ışınları insanın gözünü alır. Birbiri ardına sıralanmış bu dağlar yemyeşildir ama neyse… Biz geldiğimizde burada sadece direkler vardı. Küçücük ellerimizle haftalarca uğraştık bu iskeleyi yapmak için. Çivisini, tahtasını, çekicini, testeresini onun bunun bahçesinden çaldık. Hatıralar işte canlanmadan duramıyorlar. Mesela biz bu iskeleyi yaparken kan kardeşi olduk. Benim elime çivi batmıştı. Onun elini de testere kesti diye pat yapıştırıverdik ellerimizi. Sıcak yaz günleri, “Sonra öderiz Mehmet Abi,” deyip hiçbir zaman ödenmeyeceğini bildiğimiz dondurmaları burada oturup yedik. Bir seferinde de havlularımızı bu iskeleye bırakıp yüzme yarışı yaptık. Hatırlıyorum da Yusuf o zamanlar yüzme bilmiyordu. Bende yaz başında öğrenmiştim. Babamla, köyde balık tutmaya gitmiştik. Parmağıyla birbirini ezen küçük kefalleri gösteriyordu bana. “Hadi daha yakından bak oğlum korkma,” dedi. Bende ki çocuk aklı işte! Yakından balık göreceğim diye suya biraz daha yaklaşmamla arkamdan iteklekme hissetmem bir oldu. Babam beni suya itmişti. Benden sonra avunacağı yedek parçamın olmadığını bile bile… Tek evladını hem de yüzme bilmediğimi bildiği halde. O hoş yosun kokusu burnumdaki yerini Ege’nin tuzlu sularına bıraktı. Islanan kıyafetlerim beni hızla dibe çekiyordu. Ben ise suyun altında uçmaya çalışan bir kuş gibi çırpınıyordum. Sadece pörtlemiş gözlerimi suyun dışına çıkarıp babama, “İmdat! Bana yardım et!” bakışını atmaya çalışıyordum. O ise gülerek beni alkışlıyordu. Bu da ne demek? Aferin oğlum güzel ölüyorsun mu demeye çalışıyordu? En sonunda can havliyle kendimi suyun üzerine çıkarabildim. Yüzüyordum. 1957 Şubat’ı ordular arası futbol karşılaşmalarında Türkiye’nin, rekor kırıp Amerika’yı 19-0 yenmesi kadar mutluydum. Ben o yaştayken çok büyük mutluluklardı bunlar tabii. Bende babam sayesinde bu şekilde öğrendim yüzmeyi. Her neyse…He! Yusuf yüzme bilmiyordu. Hergele! Ben senden daha iyi yüzerim deyip attı kendini göle. Gözlerine inanamayan ben Yusuf’a öylece bakakaldım. Suda çırpınması ciddileşince arkasından bende atladım. Yusuf'a ulaştım fakat o beni dibe itiyordu. Nefesim yetmiyordu. Bir tekmeyle Yusuf’u kendimden uzaklaştırdım. Ama onu kaybetmeyi göze alamazdım. Derin bir nefes alıp tekrar daldım. Saçlarından tutarak karaya çıkardım onu. Kendimi 215 kg mermiyi taşıyan Seyyid Onbaşı gibi hissediyordum. Yusuf gözünü açar açmaz yüzüne bir tokat patlattım. Çok korkmuştum. Hergele sesini hiç çıkarmadı. Hey gidi günler hey… Bak bu iskeledeki, “GÜL” yazısı çok kıymetlidir. Onu görünce bu yazının hatırasını da anımsadım. Biz lise son sınıftayız o zamanlar. Ben bir kıza âşık oldum. Özene bezene topladığım papatyaları götürüp kıza verecektim. Kıza yanlış bir şey söylemekten de korkuyordum. Hiçbir şey diyemedim. Kızın gözlerinin içine bakıp sadece çiçeği verdim. Kız ne yaptı? Konuşamadığım için beni reddetti. Sonrasında Yusuf’la okuldan kaçıp buraya geldik. He o vakitlerde bir taraftan da para kazanmak için yarı zamanlı iş arıyoruz. Yusuf bana döndü dedi ki, ‘Oğlum! Sen durduk yere niye masraf çıkarıyorsun ki, kız seni reddetti diye? Şimdi sen ağlayacaksın, mendil lazım! Yemeden içmeden kesileceksin, hasta olacaksın, ilaç lazım! Keyfin yerine gelsin diye gizlice meyhaneye gideceğiz, alkol lazım! İyi de bizde bunları karşılayacak para yok ki üzülesin. Vay be! Üzülmek bile parayla olmuş şu ölümlü dünyada,’ dedi. On yedi yaşındaki bir genç için bayağı büyük laflardı bunlar. Dayanamadım. Bir kahkaha patlattım. Benden böyle bir şey beklemiyordu. O da dayanamayıp gülmeye başladı. Döndü bana, ‘Aferin ulan! Sen anladın bu işi. Her zaman gül oğlum! Gülmek beleş ya!’ dedi. Ne zaman üzülürsek iskeleye bakıp gülelim diye bu, “GÜL” yazısını kazıdı. Sonra okul bitti. Askerlik bitti. Biz bir o işte bir bu işte olacak gibi değil. Dişimizi tırnağımıza taktık iş bulduk. Çalıştık çabaladık. Evlenme yaşımızda geldi. Ben yine birini bulamadım. Benimkiler de zar zor yaptıkları biricik evlatlarına kimseyi yakıştıramadı. O nasıl olduysa bulmuş yengeyi. Yine oturduk buraya. Dedi ki, “Benim bu kıza evlenme teklifi etmem lazım ama para yok. Para olmayınca yüzükte yok. Nerden çıkarıyorlar böyle adetler,’ diye lafına devam ederken ben araya girdim. “Gel bizim birikmişlerden şu kıza bir yüzük alalım. Zaten ben evlenmeyeceğim dedim.” Yusuf kabul etmez böyle şeyleri. Öyle şey olmaz dedi kaşlarını çattı. O gece alttan girdim üstten çıktım derken onu ikna ettim. Ertesi hafta filmlerdeki gibi bir evlenme teklifi yaptı Yusuf. Arkasından biraz ailesinin desteği, biraz da biz sağdan soldan aldığımız borçlarla düğünü de yaptık bitti. Sahi düşünüyorum da biz Yusuf’la nasıl tanıştık? Atmış beş yıl öncesine bendeki hurda makinayla gitmek kolay değil kızım. He! Dur hele dur hatırladım. Gene bir yaz günüydü. Annem beni yedi yaşındayken köyün yukarısındaki bilmem ne Akdoğan Cami miydi adı neydi? İşte zorla o camideki kuran kursuna gönderdi. Camiye ilk girdiğimde tüm çocuklar Sübhaneke boncukları gibi dizilmiş bir kenarda oturuyorlardı. Bir çocuk hariç. Benim ve diğerlerinin aksine yerinde duramıyordu. Bir o yana bir bu yana bağıra çağıra koşup zıplıyordu. Tabii ki de o çocuk Yusuf’tu. Hoca, ‘Otur yerine,’ dedi oturmadı. ‘Dur,’ dedi durmadı. Sus dedi susmadı. Koca adam sinirlendi. Yüzü kıpkırmızıydı. Burnundan soluyordu. Yusuf’u kolundan sertçe tuttu. Diğer elini havaya kaldırıp suratına tokadı indirecekken zırt ara girdim. Hocam biz, elif, be, te, se, yi biliyoruz dedim. Biz bugün gidelim yarın geliriz. Hoca bize şaşkın şaşkın bakakaldığında Yusuf’u kolundan tuttuğum gibi arkamıza bakmadan camiden koşa koşa kaçtık bir daha da korkudan camiye gidemedik. Allah dualarımı kabul etmişti. Hep bir kardeşim olsun istemiştim. Zaten bizimkilerde belli ki üretimde bozuk, imalathane de bozukmuş. Kardeşim olmadı. Allah o mübarek yerde bana bir kardeş ihsan eyledi. Yusuf hiç bilmedi lakin ben içten içe abisi, ablası, kardeşi var diye onu hep kıskandım. İşte o günden sonra bir daha hiç ayrılmadık. Oysa biz daha ne badireler atlattık. Çenemin yayları gevşedi gene, açıldı mı kapanmak bilmiyor.”
Nilüfer yanaklarından süzülen sıcaklığı çaktırmadan silip, sessizliğini bozmadan gülümsedi. Hava kararıyordu. Evin yolunu alma zamanı gelmişti. Ahşap iskelede önce Nilüfer ayaklandı. O ayakta beklerken Ali amcasının eli hâlâ, “Gül,” yazının üzerinde geziniyordu. Nilüfer, “Hadi gidelim,” diye seslendi. Koltuğunun altından tutup onun kalkmasına yardım etti. Amca, yeğen kol kola yol boyunca karları eze eze kahvenin önüne gelene kadar yürüdü. Kahvenin önüne geldiklerinde, Ali yeniden dudaklarını araladı.
“Dün akşam eve giderken, kahveye Yusuf’la içtiğimiz çayların parasını ödemek için uğradım. Kahveden çıkarken dün ki çayın son yudumlarını gülmekten içemediğimiz aklıma geldi. O gece iki moruk olarak eski günleri yad ettik. Gülüp eğlenmiştik. Yusuf bana ayrılmadan hemen evvel yine gülerek, “Her zaman gül oğlum, gülmek beleş ya!” demişti. Meğer babanın… Meğer benim kardeşim Yusuf’un son sözleriymiş, bilemedim…