Gelin
“Ekmeğimi el yiyeceğine benim kendi insanım yesin! Böylece bu sefil hayattan da kurtulmuş olur.” İkindi vaktiydi bu sözleri söylediğinde. Otuz dört yıl aradan sonra sarf ettiği sözler, geldiğimiz köyü altına üstüne getirmeye yetti. Tâ öte köydeki bizi dört gözle bekleyenler bile haberi çoktan almıştı. Kimler girdiyse araya Nuh dedi peygamber demedi bizim adam. Ben “ele güne rezil olduk” dedikçe, bizim adamın tek söylediği “O kızın haline sende üzülmedin mi ?Allah aşkına, biraz vicdan yahu! Biraz vicdan!…”
Ne hayallerle geldik halbuki köye. 16 mart 1952’den bu yana özlediğim, alabildiğine yeşili, keskin çam kokusunu, tepeden bakınca denizin mavisi akşama doğru kurulan hayaller gibi anlamını yitirdi. Karadeniz yine zamansız fırtına kopardı. Gece yarısına kadar bahçedeki oturduğumuz hurma ağacının dibinde kalakaldım. Bundan sonra bizim oğlanımı ikna edeceğiz, yoksa çıkan rezilliği mi toparlayacağız. Şimdi çık işin içinden çıkabilirsen. Kollarım bağlı, gözüm çaprazdaki harabeyi andıran evin yalpalayan ışıklarında takılı… “gözü kör olasıcaya bak. Adamın karşısına çıkacak zamanı buldu.” Ben son hazırlıkları yapıyordum seslendiğinde. O kız. Adı Melek miymiş ne? Çeşmeye su almaya gidiyormuş. Bizimki onu taşlı toprak üzerinde yalın ayak, üstünde yamalı kıyafet, elinde su bidonlarıyla zorla yürümeye çalışırken görünce içi dayanmamış haline. Kız, dönerken durdurmuş yolda. Kimdir, kimin nesidir,? diye sormuş. Akrabalarının kızı çıkınca durur mu? Durmadı. Sonrası malum aylardır konuşulanlar, kurulan hayaller bir anda suya düştü. Halbuki diğerleriyle aileler birbirine denkti. Kız için hem çok güzel, hemde hamarat diye duyduk. Tam oğlanın huyu huyuna, boyu boyuna. O kızı isteyeceğimiz gün, saatler kala olacak iş mi? Olmaz ama oldu işte…Neyse bir kaç gün sonra sular durulmaya başladı. Bizim oğlan utangaçtı. Bu zamana kadar kimseye gönlünü açamadı koca İstanbul’da. Evermek bize ve görücü usülüne kaldı. Başta gönlü istemedi oğlanın ama babasını da kırmadı. Kime niyet, kime kısmet. Vardır bunda da bir hikmet dedik. Bizim adam haber yolladı deli Ziya’lara. Olan biteni bilmezler mi? Karısı kel yüzlü Nazmiye ’nin yüzünde güller açıyordu bizi karşısında görünce. Ben bile Melek’i, ilk kez kahveler dağıtılınca gördüm. İçim acımadı değil haline. On altı yaşlarında masum, akça pakça, yanakları al al bir kızdı. Boyca kısaydı oğlandan. Zaten hoş neleri denkti ki! Gene neyse… Bizim adam, kız istemenin hemen ardından başlık parası kondu masaya. Takılar takıldı. Söz, nişan bir arada yaptık gitti… Yaza düğün yapmak istedik tabii. Fakat Melek'in yaşı tutmuyor diye beklemeye karar verdik. Ertesi gün çarşıya indik hep beraber. O günün anısına fotoğraf çektirdik. “Gel ana beraber de çekilelim hatıra kalır.” Kırmadım. “Peki”dedim. 1986 senesi tabii. O siyah beyaz fotoğraf o günden kalma işte… Yüzü nasıl aydınlık dimi. Onca olan bitenden sonra apar topar biz istanbul’a döndük. Epey bi zaman sonra her fırsatta köye düğün sözü almaya gittik. Gittiğimizde de elimiz boş değildi tabii. Meleğe takılan talkılar hariç herkese ayrı ayrı hediyeler alıyorduk. Fakat bir türlü düğün sözü alamadık. Altı ayda bir, tam dört kez düğün sözü almaya gittik. Her seferinde elimiz boş geri döndük. Sürekli bahaneler kondu önümüze. Zaman geçtikçe işin şekli değişmeye başladı. İstekler bitmiyor, bahaneler ayyuka çıkmıştı. Aralar açılıyor, bizim oğlanında huyu suyu gün be gün değişiyordu. Nasıl oldu anlamadık, bi gün duyduk ki! Onlarda İstanbul’a taşınmışlar. Aklımız ermedi duruma. “İyi dedik daha iyi oldu.” Oğlanla kız daha yakınlaşır, birbirlerini daha iyi tanırlar diye düşündük. Arada birbirimize gitmeler, gelmeler başladı. Onlara gittiğimiz günlerden birinde gözüm Melek’e takıldı. Hali tavrı bi değişik geldi. İçime kurt düştü. Takılan takıların hiç biri yoktu üzerinde. Dayanamadım. Sordum. “Temizlik yaparken çıkardım,” dedi. “Takarım birazdan” deyip geçiştirdi ama takmadı. Meğer bizim adamında gözüne çarpmış ama o da ses etmemiş. Adını koyamadığımız tuhaf şeyler oluyordu. Bize geldiklerinde de bizim birşeyler kaybolmaya başladı. Ben işkillenip bizim adama dert yandıkça “günah alma yazık” diyordu bana. Ah o güne şükür mü etsem, lanet mi etsem? Bilemedim. Sabaha karşıydı. “Güm, güm! Kapı sesine uyandık. Polisler kapıya dayanmıştı. Şaşkına döndük. Bize Melek’i soruyorlardı. Polislerin arkasında Deli Ziya ve kel yüzlü Nazmiye’ de vardı. “Kızımızı bunlar kaçırdılar” diye bas bas bağırıyorlardı. Bizim adam şaşkın, ben şaşkın. Oğlan yüzümüze bakıyor. Küçük dilimizi yuttuk. Karakolda derdimizi anlatana kadar akla karayı seçtik. Bilmediğimiz bir olayın içinde kendimizi aklamaya çalışıyorduk. Neyse uzatmayayım. İşin aslı astarı ortaya çıktı sonra. Meğer bizim Melek dediğimiz bir şeytanmış. Kel yüzlü Nazmiye ve deli Ziya, kızı daha fazla başlık parasına Almancılara vermişler. Bizim taktığımız takıları bozdurup kızın pasaport işlemlerini, çeyizini ve diğer masraflarını karşılamışlar. Kızda gönülden razıymış zaten. Biz lanet edelimde herşeyden vazgeçelim diye böyle bir tezgah kurmuşlar ailece…Ah,Ah! Kimin aklına gelir. Bizim aklımıza değil ama başımıza geldi işte…Ne yalan söyleyeyim bir yanımda sevinmedim değil. Fakat en çokta bizim adamın haline üzüldüm. Karakolda baş komisere “görünce acıdım haline. Bilemedim,” diyordu. “Bilemedim ben adına gelin demedim. Gelin derler ama ben kendime bir evlat seçtim. Canımdan öte canıma da hayat arkadaşı olsun istedim. Lakin Unuttum! Unuttum! Şeytanında bir melek olduğunu, acıyınca acınacak hale düşüleceğini unuttum.” Durmak sızın hepimizden özür diliyordu.