Bir Yanım
Sabahın erken saati. Hava daha tam aydınlanmadı bile. Yine aynı yerdeyim. Çok uzakta köpekler havlıyor duyuyorum. Selvi ağaçlarının tepesinden kuşlar çığlıklarını bırakarak bir anda havalanıyor. Gücüm yok. Üşüyorum. Ayakkabılarım, pantolonum, paltom çamur içinde. Ellerim soğuktan şişmiş. Sırtım dayalı soğuk mermere. Başımı dizlerimden kaldıramıyorum. Anlık, rahatsız mı rahatsız uykuya dalıyorum.
Evin içi dedemin uzaktan gelen kendi gibi ağa misafirleriyle doluydu. Mutfakta annem ve teyzelerim telaşlı. Yemekler yenmiş, sıra tatlıdaydı. Fırından yeni çıkmış, sıcacık sini sini künefeler. Dayanamadım. Gizlice aldım bir kaşık, daldırdım künefenin tam ortasına. Tam ikinci kaşığı alacağım, annem elimin üzerine bir çaktı. O anda tüm arsızlığımla tepinerek ağlamaya başladım. Sesimi duyan dedem yetişti imdadıma. “Ne oluyor?” dedi gür sesiyle. Annem ve teyzelerim, bir ağız olmuşçasına beni şikâyet ediyorlardı. “Miço, misafirlere verilecek künefeleri yaralayıp, hiç ediyor,” dediler. Dedem, baktı yüzüme gülümsedi. Sildi gözyaşlarımı. “Lan! Misafirler önemli de benim torunum önemsiz mi? Misafirlerin de sizin de anasına avradına başlatmayın. Utanmıyorsunuz şu beş yaşındaki çocuğun gözünden yaş akıtmaya? De hadi! Verin hemen Miçonun künefesini,” derken dedem bir aslan gibi kükrüyordu resmen. Arkasından nenemde “Allah bin bele vere size,” deyince benim takım tamamlanmıştı artık. En güvenilir en sırtı yere gelmez yerdeydim. Sevgi arsızıydım ben. Dokunulmazlığım vardı. Dedem ve nenem onları azarladıkça benim içim soğuyordu. Hatta onlara inat sallana sallana yedim künefeyi. Ben kim miyim? Baba tarafında adım Temmuz, ana tarafında ise Mustafa. Yani dedemin en değerlisi, nenemin baldan tatlısı Miço…
Neredeyse yirmi gün oldu uyuyamıyorum. Belli belirsiz çok uzaktan sesler duyuyorum. Gözlerimi açamıyorum. Başımı dizlerimden kaldıramıyorum. Gücüm yok. Üşüyorum. Sırtımı dayadığım bu yerde geçmiş zamanlarda kayboluyorum.
Halamlara bırakmışlardı beni. Dedem duysa kıyamet koparırdı. Çünkü ben dedemlerden başka yerde kalmazdım, kalamazdım. Yine ağlamaya başladım. Ben ağladıkça portakalı, kabuğu ile yiyen halamın oğlu “Babanın evi yok mu lan senin. Sürekli dede, dede diyorsun?” diyerek hışımla tuttu kolumdan. Söylene söylene beni dedemlerin evinin sokağına bıraktı. “Ne halin varsa gör,” diyerek hızlıca kaçtı gitti hain. Sokak nedense çok kalabalıktı. Bir sürü otobüs vardı ama içleri boştu. Evin önüne geldiğimde, yeşil örtülere sarılı, kocaman sıralı kutular duruyordu. Eve girmek istedim. Teyzelerim ve annem merdivenlerde “Babam, babam,” diye bağırarak ağlıyor, üstünü başını yırtıyorlardı. Çok korktum. Neneme bakındım o da yoktu ortalarda. Dondum kaldım olduğum yerde. Tuhaf kelimeler duyunca irkildim birden. Sonra öğrendim duyduğum seslerin anlamlarını. Meğer bizimkiler ağıt yakıyor, diğerleri ise tekbir ve salavat getiriyorlarmış. Topluca bir ağızdan aynı kelimeleri tekrar ederek omuzladılar kutuları. Kimin yanına gitsem sanki beni gören, duyan olmuyordu. Bir karanlık boşluğun içinde hayalet gibiydim. Anlamadım önce. Benim tek derdim dedemin nerde olduğunu öğrenmekti. O beni böyle zamanlarda korurdu kesin. Bir an önce bulmam lazımdı dedemi. Takıldım bende insanların peşine. O insan selinin içinde ta ki adı mezarlık denen yere kadar da o sesler hiç kesilmedi. Kalabalığın içinden sıyrıldım. Babamı, amcamı, dayılarımı görünce rahatladım bir an. Ama onlarda beni görmüyordu ki. Yan yana dizili boş çukurların başında bekliyorlardı. Yanımda konuşanları dinlemeye başladım. Dedemler cenazeye gidiyormuş. Gavur Dağları’nda bizim otobüs virajı alamayıp yuvarlanmış şarampole. Nenem ağır yaralıymış hastanede. Ondan yokmuş burada. Birden adamın biri elinde kitap, yine anlamadığım şeyler okumaya başladı. Ardından yeşil örtülü kutular, tek tek açıldı. An be an izledim olan biteni. An be an anladım o zaman anlamlandıramadığım olayları. Boğazım yırtılırcasına haykırdım babama “Baba! Dedeme ne yapıyorsunuz?” diye. Sesimi duyan babam olduğu yerde irkildi. Beni fark edenler yakalamaya çalıştılar ama kaçtım kurtuldum ellerinden. İşte ben ölümün ne demek olduğunu, böyle öğrendim oyun yaşımda. Meğer benim dedem ölmüş. Meğer geri dönülmeyen yol buymuş…
Başımın ağrısı geçmiyor. Yüzüm zonkluyor. Bizimkilerde fark etmeden kalksam gitsem bir an önce. Bilmedikleri memlekette merak ederler beni. Gözlerimi açamıyorum. Gücüm yok. Başımı dizlerimden kaldıramıyorum. Burnumda toprak kokusu.
Dedem öldükten yıllar sonra, son dalım nenemden de kopardılar beni. Aldıkları gibi eğitim bahanesiyle hop doğru İstanbul’a geldik ailecek. Ama ben yanlarında yabancı gibiydim. Evin içinde kardeşlerim dahil kimseyle anlaşamıyordum. Bozulan düzenimi arıyordum hep. Dediğim dedikti babam. “İnadım muradım derdi,” hep. Lafta bize düşkündü. Sevgi göstermezdi. Dedemi, nenemi özlüyordum. Babamda, annemde, dedemin yokluğunda çok değişmişti. Belki de hep böylelerdi. Tanımıyordum onları. Babam içiyordu akşamları. Sarhoş olunca da başlardı anneme eziyet etmeye. Annemde yediremezdi kendine yapılanları. Hoş babam, dedem yaşasaydı, nah yapardı bu yaptıklarını. Artık yıllar geçtikçe bu evin düzensizliği, huzursuzluğu karakterime yerleşmişti benim de. Varlık içinde sevgi yoksunluğu çok ağır geliyordu. Aynı evin içinde babama katlanamıyordum. Kendi paramı kazandığımdan itibaren, ayrıldım evden. Yıllarca da görüşmedim babamla. Evlenip ilk çocuğum olana kadar babam bir yabancıdan farksızdı benim için. Söz verdim kendime. Hiçbir zaman onun gibi olmayacaktım. Olmadım da. Kendi işimi kurudum. Karıma iyi bir eş, çocuklarıma da çok iyi bir baba oldum hep. Eşimde kaybettiğim huzuru, sevgiyi tekrar buldum. Çocuklarımla mutluluğum kat be kat arttı. Aynı dedem gibiydim. Ben çoluk çocuğa karıştım. Annemle, babam da otuz beş sene sonra boşandılar. Ama torunlarıyla olan ilişkilerine hiçbir zaman karışmadım. Sadece onlarda kalmalarına izin vermedim. Onların bana kullandığı tabirle ben çocuklarımı iki kapının iti yapmadım. Bilerek kendimi uzak tuttum onlardan. Nasıl onlar, benden uzak tuttular kendilerini ben de ayna oldum onlara. Bana göre tuhaftı. Çocuklarımın hepsi de çok severdi dedelerini.
Az ileride bir mezar, toprağın üzerine bırakılmış çiçekler. Ben yine aynı yerde. Başımı dizlerimden kaldıramıyorum. Gücüm yok. Sırtım dayalı soğuk mermere. İçimde tarifsiz huzur ve yeri dolmayan boşluk hissi yan yana yine…
Yaz sonuydu. Döndü memlekete. İki ay sonra hastalanmış. Sapsarı olmuş tüm bedeni. Kendi hiçbir zaman söylemedi hasta olduğunu. Akrabalar arayıp haber verdiler. Emir vaki yaptım. İlk uçakla hemen geldi. Eski hali olsa bilirim gelmezdi. Hemen hastaneye yatırdık. Yanında kaldım günlerce. Bir gece “Özür dilerim oğlum,” diyerek başladı söze. Günah çıkarır gibi bir hali vardı sanki. İşten yorgun argın geldiğim günü hatırlattı bana. Oğlumla nasıl oynadığımı. Evin içinde koşarken düştüğünde ona sarılıp acıyan dizini öptüğümü tek tek anlattı. Hatırlamıştım. O gece babamın bana bakışını asla unutmam. “Geç oldu biliyorum. Sana babalık yapamadım. Ama sen, bana nasıl baba olunurmuş onu gösterdin. Teşekkür ederim” dedi. Çok şaşırdım. Sessiz kaldım. Hiç ummazdım ondan bu sözleri duymaya. Kalbi zayıflamıştı. Kanserde tüm vücudunu sarmıştı. Üç gün sonra da girdiği komadan bir daha çıkamadı. Vasiyeti üzerine defin için geldik memlekete. Yine yeşil örtülü bir kutu karşımda. Dayılarım ve amcalarım açılan çukurun başında bekliyorlar. Yeşil örtü indirildi, açıldı kutu. Babamı aldık tam yerleştiriyorduk açılan mezara “Baba! Dedeme ne yapıyorsunuz?” diye haykıran beş yaşındaki oğlumun sesiyle irkildik hepimiz. İşte orda dünya başıma yıkıldı. Keşke, keşke bu sorunun cevabını kolayca verebilseydim. Demek ne kadar dikkat etsen de olacağın önüne geçilemiyormuş. Bir yanım sevindi. İnsan sevinir mi böyle bir duruma. Yalan söyleyemem. Bana babalık yapamayan babam, oğluma çok iyi dedelik yapmıştı demek…
Herkes gidince duramadım babamın mezarında. Geldim işte yine sığındığım limana. Aynı yerdeyim. Koca adam oldum ama yine çok ağladım dedemin mezarı başında. “Miço geldi, kalksana,” dedim. “Beni üzenlere bağırsana.” Ses vermedi. Dedemin koynunda yatar gibi uyuya kalmışım bir süre toprağının üzerinde. Üstüm, başım çamur içinde. Anlık, rahatsız uyku içinde dedemin sesini duydum. “Hadi o şiiri okuyalım mı? Özlem giderelim” dedi. Biz bu şiiri dedemle ben babamı görmediğim, özlediğim zamanlarda okurduk geceleri. Babamda bana okurdu. Çok güzel şiir okurdu babam. En çok da Hasan Hüseyin Korkmazgil’in “BİR OĞLUM OLACAK ADI TEMMUZ” şiirine bayılırdı. Ondan sebep adımı Temmuz koymuş. O birinci kıtasını çok severdi. Ben de en çok ikinci kıtasını severdim.
Bir oğlum olacak adı Temmuz.
Uykusuz.
Korkusuz.
Beter mi beter.
Ben beynimi satarak yaşıyorum
O benden proleter
Bir oğlum olacak adı Temmuz
Karataşın göbeğinde aşk
Karataşın göbeğinde barış
Karataş çatladı çatlayacak
Bende bitmeyen kavga
Onda yeniden başlayacak.
Sonunda ağır başımı kaldırdım dizlerimden. Üstüm, başım çamur içinde. Sırtım dayalı soğuk mermere. Çok uzakta köpekler havlıyor duyuyorum. Selvi ağaçlarının tepesinde kuşlar seslerini bırakarak uçuyorlar. Genzime kadar işleyen toprak kokusu. Bir tarafta tarifi olmayan huzur bir tarafta yeri doldurulamayan boşluk hissi. Ne yaparsam yapayım yine yan yana…