Aynalı Sandık
İstanbul’dan içim buruk çıkmıştım yola. Yılların birikmiş yükü “Hadi, dayan biraz daha,” diye zorla ittiriyordu arkamdan. Şafak zuhur ederken toprağa, Çay Deresi’nin coşan suları sesini duyururcasına kulaklarıma “Hoş geldin,” dedi usulca. Yıllar sonra dayanamayıp terk ettiğim topraklara ilk defa ayak bastım. Burnumda keskin çam kokusu, omzumda yürüdükçe yağan çiğ ürperti veriyordu. Sanki “Hayırdır, niye geldin?” diyenlerin soğukluğuyla. Baba evine az kaldığı sırada köy çeşmesinden soğuk su vurdum yüzüme. Dedemin sesi çınladı kulaklarımda “Kız, gene mi geldin.” diyordu azarlayarak. Boş ver “Cesaret seninle,” diyordu soğuk dağ suyu. Yanımda bir kız çocuğu, elimde anahtar, karşımda baba evi. Derin bir nefes alıp açtım kapıyı ardına kadar. Başım önüme eğik. Gözlerim yerden perde perde kalktıkça “Müsaade var mı?” dedim bomboş eve. Çok tanıdıktı. Fark ettiğimi anlamamıştı. Yanıma da gelmiyordu. Neden, bilmem? Arkamda beni gözetleyen bir çift göz hâlâ beni izlemeye devam ediyordu.
Kapıyı açık bıraktım. Evin de derin bir nefes alması gerekiyordu sonuçta. Sanki yitip gidenler kokusu bırakmışlardı. Aslında bu evin ne kokusu gitmişti ne de eşyaların yerleri değişmişti. Perdeleri çekip, pencereyi açtım. Bir çift göz yerinde yoktu. Demek köyün insanlarının huyu hiç değişmemiş. Hoş, hiç sevemedim ne bu köyü ne bu köyün insanlarını. Akrabalar mıydı, akbabalar mıydı? Belli değildi. Yangına her zaman körükle gitmeyi severlerdi. Kızımın “Ne kadar eski bir ev,” demesiyle kendime geldim. Dile kolay! Yedi ocaklı, kestane ağacından yapılmış, içinde ne alevler yanıp sönmüş bu ev tam yüz elli yıldır ayakta duruyordu. Uzunca sofasından ahşap tahtaların sesi eşliğinde yürürken, kızım önümden odaların kapılarını açıyordu. Her bir odaya içim sızlayarak göz ucuyla bakabiliyordum. En uçtaki odanın önündeydik. Kız kardeşlerimle daha doğrusu öz sandığım kız kardeşlerimle kalırdım ben bu odada. Pencere kenarı her zaman benimdi. Kızım “Bu oda çok güzel. Anne! Anne! Sandığa bak,” demesiyle eşikte mıh gibi çakılı kaldım. Yürek yakan bir acı içinde sanki celladımla göz göze geldim. Anneannemden bana kalan yıpranmış aynalı çeyiz sandığı, benim yatağımın olduğu yerde duruyordu. Sandık, yuvarlak küçük aynalarla süslüydü. Kenarları raptiyeyi andıran sarı ufak süsleri şerit gibi diziliydi. O bile yıllar içinde ev gezmekten yorulmuş sonunda yerini bulmuştu demek. Belli ki benim varlığıma dayanamayanlar sandığıma dahi tahammül edememişler. “Ah! Ah! Şu çam ormanları açsaydı keşke bana kucağını. Ben de en kuytu da saklanıp kalsaydım.” Ne yalan söyleyeyim herkese bir gardım vardı ama bu sandığa yoktu gardım. Neden hiç annem, babam hatta kardeşlerim bahsetmediler bu aynalı sandıktan bana? Bir koşu gitsem mezarlığa haykırsam duyarlar mı beni.? Yaşayanların da alacağı olsun. Demek nasipte ihtiyar aynalı sandıkla, çeyrek asır sonra teke tek buluşmakta varmış. Kızım çekiştire, çekiştire aynalı sandığın önüne getirdi beni. Dizlerimin üzerine çöktüm. Nefesim yetmedi. Üzerinde tozlanmış, sararmış, gül desenli işlemeli örtüyü kaldırdı. Anahtarını çevirmeye bir türlü gücüm yetmiyordu. Gel gelelim meraklı kızım “Neler var bunun içinde?” diyerek bir çırpıda açıverdi sandığın kapağını. Ben daha hazır değildim ki keşke açmaz olaydı. Dara düştü sözlerim. “Çeyizler var,” dedim sessizce. “Aman! Üç beş parça modası geçmiş kumaş parçaları var desene. Bende başka şeyler var sandım,” dedi küçümseyerek. Yeni yetmeler böyle işte. Sonra yanımdan uzaklaştı. “Evet başka şeyler var,” dedim ardı sıra ama sesim yol bulamadı. O da beni duymadı.
Baş başa kaldık sonunda aynalı sandıkla. Yanında gençliğim sözsüz, sessiz, kollarını birbirine bağlamış ayakta duruyordu. Yüzüne bakıp “Ben seni çeyiz sandığın da büyütmeyecektim,” dedimse de o bana yüz çevirdi dışarıya bakarak. Doğruldum olduğum yerden, ben de onunla dışarı baktım. Bir çift göz yine seyri alemdeydi. Sıra ona da gelecekti ama şimdi değil. Sandıkta neler varsa çıkarmaya başladım yavaşça. Kimini uzun uzun okşadım kimini de kokladım yüzümü yakan gözyaşlarıyla. Kol kola cümbüş başladı bir anda gerçekle düş arasında. Annem gençliğimin yanına ilişti. “Son kez kontrol ederek yerleştirelim beraber el emeği göz nuru çeyizini, gelin sandığı sonuçta, bakacaklar merakla” dedi. Gençliğim omuz silkti. Annem sözlerine devam ediyordu. “Yapma! Otuz iki dişten çıkan bir orduya yayılır. Aman ha! Eksik bir şey olmasın,” dedikçe ben aralarına umutlar, hevesler, imkânsız hayaller de yerleştiriyordum. Nasıl olsa kimse onları göremeyecekti. Onlar bana kalacaktı. Ben kendimi hayallere kaptırdıkça annemde gülerek “Ah yenicelerim, yenicelerim. Eskiyince nelere göndereyim.” diyerek söylenirdi. Ama o da benim sihirli sandığımda hazine olarak neler götüreceğimi merak ederdi derin düşüncelere dalarak. Hiç unutmam annem “Ana kızına taht kurar, kız bahtı kocada arar,” dediğinde “Yaşayıp göreceğiz sultan,” dedim. Bahtımın rüzgârının ne yöne eseceğini bilmeden. Biz sohbete daldığımızda densiz erkek kardeşim bir anda kapıda belirmişti. O da öz değildi. Evvel ahir sözünü bilmezdi. Sonra bana baştan aşağıya bakarak “Ooo, sen bacağıma bak çorabı mı giydin,?” dedi. Halbuki güzel bir gündü. Özenle giyinmiştim. Kıyafetlerimin hepsini nişanlım almıştı. Çeyizim gidecekti. Şimdilerin ince çorabı bacağıma bak çorabıydı o zamanlar. Densiz şey sinirlerimi bozmuştu. Beklemiyordu. Ayağımdaki terliği tam ağzının ortasına fırlattım. Annem “Ellerine sağlık iyi oldu,” demişti.
Bir umutla güle oynaya telli duvaklı çıktım ben bu evden. Dayanamadım, yaslandım aynalı sandığa. Bedenim iyice küçüldü. Kardeşlerimde hiç destek olmadılar. Kaç mevsimler geldi geçti. Kimse bilmedi içimdeki esareti. Oysa gelin sandıkları mis gibi naftalin kokardı. İçindekileri güveler yemesin diye işlemeli bohçalar arasına kar gibi temiz naftalinler serpilirdi. Şimdi geriye kalan bohçaların arasında kırık hayaller, sandığın kenarına itilen, naftalinli kırık sevdalar kaldı. Sandığın en altında son bir bohça daha vardı. Seslice “Ha gayret yüreğim,” diyerek kucağıma aldım. Mezarlarında ters dönüp de hortlayası eski kaynanamla, günahkârın baş yardımcısı eski görümcem yırtıkları kıyafetlerimi koymuşlar meğer. Sinirle aldım kenara koydum. Ölsem, üzerimde yeşil çimenler bitse yine de unutmam yaptıklarını.
Küflü karanlık sardı her yanımı. Bedenim titriyordu. Yüreğim sığmadı bedenime. Pencere kenarına yaklaştım. Benim meraklı kızım ağaca çıkmış oturuyordu. Oturacak yer kalmamış gibi. Bir çift göz hâlâ bekliyordu. Tekrar sandığa yöneldim. “Artık yeter,” dedim kendi kendime. “Bu kadar acı yeter.” Bohçaları gerisin geri yerleştiriyordum üstün körü. Yeterince yer kaplayan son bohçayı koymayacaktım sadece. Onu giderken köyün dışında bir çöpe atmaya karar verdim. Yerdeki yırtık eşyaları hızla bohçalamaya başladığım sırada gözüme birden sarı bir şey ilişti. Yine kilitlendim. “Yok, yok olamaz,” dedim. Tekrar bakmaya ödüm kopuyordu. Bir yetimlik geldi üzerime iyice ufaldım. Gençliğim olduğu yerde dile geldi. “Bak! Hadi! Kanayan yüreğine son kez dönüp bak,” dedi haykırarak. Çaresiz dönük baktım. Baktım anda dünyam başıma yıkıldı. Buzdan iftiralar, yalanlar yine yapıştı ellerime. Her şeyi sineye çektim. Yalnız dağılan yuvanın, benden zorla söküp alınan, boynu bükük büyüyüp, şimdi gelin olacak can parçamın acısını hiçbir zaman sineye çekemedim. Meğer o sarı şey yavrumun küçücük patikleriymiş. Acının heybeti büyüdükçe, gençliğim bu sefer geldi yanıma. Alnımdan öptü beni. “Bitti. Hadi! Doğrul artık. Soğut yüreğini,” dedi. Uzun sürse de cümbüş toparlandım. Elimi yüzümü yıkadım. Kapının eşiğine geldiğimde bir çift göz tam karşımdaydı. Çökmüş iyice. Tek kelime etmeden sessizce dinledim. Helâllik istiyordu benden. Ben ise meraklı kızıma dönüp seslendim. “Hadi kuzum, vakit geldi. Yeterince bekledik. Bir de düğün günü beklemesin ablan,” dedim. Onun da yüzüne bakmadan “Bana ne demiştin hatırlıyor musun ne demiştin?” diye sordum. Eski eşim başı önde “Uğurlar olsun demiştim,” diye cevap verdi. “Eee, o zaman sana da uğurlar olsun. Bıraktım helâlliğini, içerde aynalı sandığın üzerinde.”